1- Şeriat Kapısı 2- Tarikat Kapısı 3- Marifet Kapısı 4- Hakikat Kapısı Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.
Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;
"Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"
"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."
Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var.
Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.
Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.
Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.
Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.
Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....
- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.
- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.
- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.
- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...
Üzüntü zihnimizi kaplayan yıkıcı bir duygudur. İçimize bir defa yerleşti mi bütün zihnimiz artık onunla meşgul olur.
Üzüntü alışkanlığından kurtulmak için atacağınız ilk adım, ben bu alışkanlıktan kurtulabilirim, bu alışkanlığı yenebilirim? diyebilme inancına sahip olmaktır.
Bir şeyi yapabileceğinize inanırsanız o şeyi gerçekten yapabilmenizi engelleyen şeyleri bir şekilde aşarsınız.
Uzmanlar üzüntüden kurtulmak için aşağıdaki yedi maddeyi kullanmanın yararlı olacağını belirtmekteler;
- Her güne Yaratanın sizinle beraber olduğuna ve size yardım edeceğine inanarak başlayın.
- Kendi kendinize üzülmek çok kötü bir alışkanlıktır deyin.
- Olumsuz saydığınız her şeyin olumlu yönlerini düşünün ve konuşmalarınızda bunları belirtin.
- Olumsuz hiçbir konuşmaya katılmayın ve bütün konuşmalara olumlu bir hava vermeye çalışın.
- Kendinize iyimserlik aşılayan kitaplar okuyun. Bunları defalarca okuyup bilinçaltına yerleştirin. Sonra bilinçaltınız bunları size geri gönderip karamsar ve üzüntülü olmaktan kurtaracaktır.
- Umut dolu, ileriye ümitle bakan insanlarla dostluk kurun. Bu atmosfer sizi ümitli bir insan yapacak, karamsarlığa düşmenizi engelleyecektir.
- Üzülme alışkanlığına yakalanmış insanlara yardım edin. Böylece, sizin üzülme alışkanlığınız da azalacak zamanla kaybolacaktır.
Üzülme: Dünya ve ahiret huzuru için Peygamber Efendimizin amcası Abbasa öğrettiği duayı dilinden düşürme çünkü bu dua iki dünya saadeti için iyi bir fırsattır. "ALLAHümme innî es'elüke afve vel âfiyete fiddînî veddünyâ ve âhırete" Yarabbi senden dünya ve ahirette mağfiret ve afiyet istiyorum
Üzülme : Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır; dünya, bugün var yarın yok, imtihan dünyasıdır.
Üzülme :
Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile tecrübe edilir. (Hz. Ali r.a.)
Üzülme :
İnsanlar, başlarına gelen belâ ve musibetleri ondan daha büyükleriyle kıyas etselerdi, şüphesiz belâların bazısını âfiyet kabul ederlerdi
Üzülme :
İyi bir yemek günün mutluluğudur. İyi bir gezi haftanın, iyi bir evlilik ayların, mal-mülk senenin mutluluğudur. Sağlam bir imana sahip olmak ise dünya ahiret mutluluğu demektir.
Üzülme : Hastaneleri ziyaret etki ALLAH'ın sana verdiği sağlık afiyetin kıymetini bilesin. Hapishaneleri ziyaret et ki özgürlük nimetinin farkına varasın.
Üzülme :
Mümin bir kul giden dünyalığın ardından üzülmez. Çünkü o kalıcı olan değildir.
Üzülme :
Rahmanın sonsuz merhametini bir düşün. Ki O bir köpeğe su veren cimrilerin cimrisini, yüz kişiyi katletmiş olanı dahi affedebilendir. Yeter ki nasuh bir tövbe ile O'na dönülebilinsin.
Üzülme:
Hayrın nerede olduğu bilinmez. Hayır çoğu kez sevinilen şeyin ardından değil üzünülen şeyin ardından gelir.
Üzülme,
Mutluluk ağacının yaşaması için ihtiyacı olan su, hava, gıda, ışık ALLAH'a ve ahiret gününe imandır.
Üzülme:
"Mükâfatın büyüklüğü belanın büyüğü ile beraberdir. ALLAH bir kavmi severse onları (bir derde) uğratır. Kim kadere razı olursa, ona ALLAH'ın rızasına erişmek vardır. Kim öfkelenirse ona ALLAH'ın gazabı vardır." (Tirmizî)
Üzülme:
Eğer ALLAH'tan bir şey isterseniz ve O size başka bir şey verirse O'na güvenin. O'nun her zaman size ihtiyaç duyduğunuz şeyi uygun zamanda vereceğine emin olabilirsiniz. İstekleriniz her zaman ihtiyacınız olan şeyler değildir. ALLAH dileklerinizi her zaman yerine getirir, o yüzden kuşkulanmadan veya şikayet etmeden O'na inanmaya devam edin. ALLAH seçimi O'na bırakanlara en iyisini verir.
Üzülme:
Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, ALLAHü Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir. (Hadis-i Şerif)...
* İnanmayan bir gönül, içinde kuş bulunmayan bir kafese benzer.
* Bir günah işlediğin zaman Allah'ın (c.c) rahmetinden ümidini kesme. Üzerine sürülmüş olan günah kirini tövbe suyu ile yıka.
* Bütün azm-u gayretin yeme, içme, giyme ve evlenme gibi basit şeyler olmasın. Çünkü bunlar gaye değil gayeye ulaşmak için vasıtadır.
* Dört şey kalbinin düzelmesine medar olur: Yenilen lokmaya dikkat etmek, ibadet için zaman ayırmak, kerameti muhafaza etmek, insanı Allah'tan (c.c) alıkoyan şeyleri terk etmek.
* Helal yemek bir nur ise, haram yemek boğucu bir karanlıktır. Haram yemek kalbi öldürür, helal lokma ise gönlü diriltir.
* Hiçbir amel ile aldanıp mağrur olma. Çünkü ameller hatimesiyle (son durumuyla) ölçülür.
* Dünya denizinde tetik üzere bulun, son derece hassas ol. Çünkü o denizde birçok kimseler boğulup kaybolmuştur.
Genç bir yönetici, yeni Jaguar'ı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı. Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu: - Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu ?
Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.
- Lütfen amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım, çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı.
Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti.
- Abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.
Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu:
- Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.
Genç yönetici ne diyeceğini bilemez halde boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı.Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derinve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiç bir zaman tamir ettirmedi.
Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı:
Hiç bir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Tanrı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır.
"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"
Bakın göstereyim..." demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş. Arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş: "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz." diye de bir şart koşmuş. "Peki..." demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki arkadaşına uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte..." demiş ermiş: "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim arkadaşını düşünür de doyurursa, o da arkadaşı tarafından doyurulacaktır. ŞÜPHESİZ, HAYAT PAZARINDA DAİMA SEVGİYİ PAYLAŞANLAR KAZANÇTADIR." (MAİLLERİMDEN)
- Yemeğe tuz ile başlanırsa beyin tarafından gönderilen bir uyarı sayesinde, midede mukus denilen sindirimi kolaylaştırıcı bir tabaka oluşturduğunu ve midenin sindirime hazırlıksız yakalanmasını önlediğini,
- Yemek yerken yerde oturarak sol ayağı katlayıp sağ ayağı karna çekerek oturulup yenildiğinde, su ile doldurulmuş balon şeklinde olan midenin çıkış kısmını kapatarak yenilen gıdanın tam sindirilmeden bağırsaklara kaçmasını önleyeceğini ve mide dolunca da doygunluk hissi vererek çok fazla yemeden kalkılacağını,
- Yemek yerken yemeğin ortasında su içildiğinde içilen suyun yenilen gıdaların sindirilmesine, gerekli vitaminlerin emilmesine katkıda bulunduğunu ve midede doygunluk hissi vererek az yemeye vesile olduğunu,
- Oturularak ve en az 3 yudumda içilen su, dil ve ağız bölgesinde daha fazla duraksadığından tükürük bezleri için gerekli olan suyun emilimini artırıp anti bakteriyel ve antioksidan etkiye sahip tükürüğün salgılanmasını artırarak ağız ve diş sağlığına katkıda bulunduğunu..
- Uyurken sağ yana dönüp yatıldığında solda olan kalbimizin daha rahat çalışmasına neden olarak, kalbi yormadan dinlenmiş bir vaziyette kalkılabileceğini,
- Tuvalete girerken sol ayakla ilk adım atıldığında kaygan olan zeminde ayağın kayması durumunda sola göre, daha güçlü olan sağ ayağın düşmeyi engelleyerek vücudu dengelediğini..
- Banyo yaptıktan sonra ayaklara soğuk su dökmenin kan dolaşımını hızlandırıp sıcak sudan dolayı genleşmiş olan damarların içindeki kanın aktivasyonunu artırarak tansiyon düşüklüğünü önlediğini ve savunma mekanizmasını güçlendirdiğini,
- Kesintisiz uyunan uzun gece uykularının, damarlarda vazodilatasyona neden olduğunu, uyku ortalarında kalkıp el yüz yıkamak (ör: abdest almak) az yorucu egzersizler yapmanın (ör: teheccüd namazı) vazodilatasyonu engellediğini ve daha zinde kalkılabileceğini,
- Bütün bunların, 1400 sene evvel Peygamberimiz (sav) in yaptığı ve ümmeti için de tavsiye ettiği sünnet-i seniyyeler olduğunu... BİLİYOR MUYDUNUZ ? (maillerimden)
İmam-ı Azam Ebu Hanife daha küçük bir çocukken, yaşadığı Bağdat şehrine inançsız bir adam gelmişti. Adam kendine çok güveniyordu. "Kim bana Allah'ın varlığını ispat edebilir?" diye sordu. Oradakiler İmam-ı Azam'ı gösterdiler. İnançsız adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzdü küçük bilgini ve dedi ki; "Hadi bakalım ispatlasın da görelim." Büyük bir meraklı kitlesi toplanmıştı etrafında. Bu sırada İmam-ı Azam:
- Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce, diyerek ayrıldı. İmam-ı Azam uzun bir süre gelmedi. Ama herkes bu işin içinde bir gariplik olduğunu da seziyordu. Çünkü İmam-ı Azam dosdoğru bir insandır. Yalan söylemez ve sözünde durur. Gelmeyecekse mutlaka söyler, ya da haber gönderir, diye düşündüler. Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra çıkıp geldi küçük bilgin.
İnançsız adam İmam-ı Azam'a sordu:
- Nerede kaldın? Yoksa Allah'ın varlığını ispatlayamam diye mi korktun?
İmam-ı Azam gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap verdi:
- Hayır, böyle bir korkum yok. Çünkü Allah'ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıda. Biliyorsunuz, Bağdat'ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir sel ve fırtına çıktı. Tekrar dönmek için ne bir sandal, ne bir köprü kaldı.
İnançsız adam sordu:
- Peki, şimdi nasıl geçip geldin?
İmam-ı Azam cevap verdi:
HER SANATIN BİR SANATKARI VARDIR
- İşte ben de onu anlatacağım. Geldim kıyıya, birde baktım ki, kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atladı ırmağın içine. Üst üste atlayan taşlardan köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havada uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtaları ayaklara tutturdular. O sırada kıyıdaki toprak ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı.
Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Ben de üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim. Herkes şaşkınlıkla bu sözleri dinlerken, inançsız adam dedi ki:
- Karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim. Bu çocuk koskoca bir köprünün kendi kendine oluştuğunu anlatıyor. Hiç yapan, çalışan olmadan köprü oluşur mu?
Bunun üzerine İmam-ı Azam, adama bakmış ve şöyle konuşmuş:
- Peki, bir köprü mü daha sanatlı ve büyüktür, yoksa dünya mı?
- Elbette dünya çok daha büyük ve sanatlıdır.
- Öyle ise dünyaya göre çok daha küçük ve sanatsız olan bir köprünün kendi kendine olamayacağını söylüyorsun da, bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun? Köprüyü bir yapan vardır, ustasız olmaz, diyorsun. Peki, bu dünyayı yaratan, yapan birisi olması gerekmez mi? Ali İhsan Er - BUGÜN
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır. Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar
'BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BANA BİR TOKAT ATTI.' Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:
'BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİM HAYATIMI KURTARDI.'
Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN? Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:'Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.' 'İNCİNMELERİNİZİ KUMA, GÖRDÜĞÜNÜZ İYLİKLERİ KAYALARA KAZIMAYI ÖĞRENİN.' Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.
. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Sizden öncekilerin içinde doksandokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Yeryüzünün en bilgin insanını sordu. Ona, "Falan yerde bir rahip var, git durumunu ona anlat," dediler. Rahibe gidip, doksandokuz kişiyi öldürdüğünü, tevbe etse kabul edilip edilmeyeceğini sordu. Rahip, "Hayır!" deyince, onu da öldürüp, yüze tamamladı. Yine yeryüzünün en bilgin insanını sordu. Ona, falan yerdedir, dediler. Ona gidip, yüz kişiyi öldürdüğünü, tevbe etse kabul edilip edilmeyeceğini sordu. Alim, "Evet, kabul edilir. Kimse buna engel olamaz. Falan yere git, insanlar orada Allaha ibadet ediyorlar, sen de onlara katıl ve ibadet et! Ayrıca ülkene de bir daha dönme! Çünkü, senin ülken kötü bir ülkedir," dedi. Bunun üzerine adam yola revan oldu. Henüz o ülkeye varmadan, yol ortasında ölüm gelip ona yetişti. Onun hakkında, rahmet melekleri ile azap melekleri tartıştılar. Rahmet melekleri dediler ki: "Onun canını biz alacağız. Çünkü bu adam tevbe edip, tam bir ihlas içinde Allaha ibadet edilen yere gidiyordu. Suçsuzdur." Azap melekleri ise, aksini iddia edip, şöyle dediler: "O, şimdiye kadar hiçbir hayır yapmamıştır. Nasıl olur da iyi bir adam olabilir. Bu nedenle, onun ruhunu biz alacağız." Derken, insan sûretinde bir melek geldi. Onu aralarında hakem tayin ettiler. O şöyle dedi: "iki ülke arasını ölçün. Hangisi daha yakın ise, bu adam oraya ait olur." iki ülke arasını ölçtüler ve adamın, gitmek üzere olduğu ülkeye daha yakın olduğunu tesbit ettiler. Bunun üzerine, onun ruhunu rahmet melekleri aldı." Ebû Saîd radıyallahu anh. Buhârî.
PEYGAMBER ALEYHİSSELAM, bir gün Medine pazarına çıktı. Yanında on gümüş kadar parası vardı. Kendisine dört gümüşe bir gömlek satın aldı. Ancak, bir fakir adam gelip, kendisinden o gömleği istedi. Resulullah gömleği ona verdi. Geriye dönüp dört gümüşe bir gömlek daha satın aldı. Derken, ağlayan küçük bir kız çocuğu gördü ve yanına yaklaşıp neden ağladığını sordu.
“Ev sahibim bana un almam için iki gümüş vermişti” dedi küçük kız, gözyaşlarını silerek. “Ama ben parayı kaybettim.”
Resulullah, yanında kalan son iki gümüşü de o kız çocuğuna verdi.
“Ağlama, unu bununla alabilirsin!” buyurdu.
Paraları alan küçük kızın ağlaması bir miktar durduysa da, tamamen kesilmedi.
“Ama eve geç kaldığım için beni dövecekler!” dedi hıçkırarak.
Peygamber Aleyhisselam kızın elini tuttu, gittiler unu aldılar. Bir elinde küçük kız, öteki elinde un, beraber kızın evine doğru yola çıktılar.
Akşam vaktiydi. Ev sahibi küçük hizmetçisini beklerken, karşısında Âlemlerin Efendisi’ni görünce hem çok şaşırdı, hem de çok sevindi.
Peygamber Aleyhisselam:
“Geç kaldığı için ceza almaktan korkuyordu. Sakın onu dövmeyin!” buyurdu.
Ev sahibi:
“Ey Allah’ın Resulü! Sizin evimi şereflendirmenize sebep olduğu için ben onu azad ediyorum, artık hürdür!” dedi.
Peygamber Aleyhisselam bu işe çok sevindi ve:
“Allah’ım şu on gümüş ne kadar da bereketli imiş. Onunla bana ve bir fakire gömlek giydirdin ve bu kız çocuğunu sevindirip, hürriyetine kavuşturdun!”
...
Peygamberimizin Hayatından Seçilmiş Öyküler-4'ten alınmıştır.
En son teknolojik buluşların sergilendiği “Robotlar Fuarı”nı dolduran yüzlerce kişi, engebeli araziler için geliştirilen insan şeklindeki modellerin yarışmasını seyrediyordu. Herbiri onbinlerce dolar kıymetindeki robotlardan bazıları, önlerine konan engellere ayak uyduramayıp devrilirken, bazıları da metal gövdelerine yerleştirilen bilgisayarlar marifetiyle ayakta kalmayı becerebiliyor ve meraklı seyirciler tarafından büyük bir hayranlıkla alkışlanıyordu.
Yarışmanın sonlarına doğru kalabalık arasından sıyrılan 6-7 yaşlarındaki bir çocuk robotlara ayrılan alana girdi ve aynı onlar gibi sallanarak yürümeye başladı. Küçük çocuğun sevimli hareketleri, kendilerini ruhsuz makinalara kaptıran seyircileri eğlendirip güldürmeye yetmişti.
Çocuk, birçok robotun takıldığı engelleri birer ikişer aşarak “mucid” olduğu söylenen kişilerin masasına geldi ve en önde oturan gözlüklü adama:
— Bu robotların büyük işler becereceği söyleniyor, dedi. Hem de çok değerliymişler, öyle değil mi?
— Elbette, diye cevap verdi adam. Bunların hiç birine paha biçilmez.
Çocuk, titrek bir sesle:
— Ama çoğu devrildiler, dedi. Oysa ki ben yıkılmadım.
Masa başındakiler, ufaklığın sözünden birşey anlamamıştı. Bakışlarını ondan çevirip robotlara yönelttiler.
Çocuk, yerine dönerken yine sallanmasına rağmen, doğuştan sahip olduğu kalça çıkığına artık üzülmüyordu.
Kaza mahalinde elinde cep telefonuyla koşturup "112′nin numarasi neydiiiii?" diye bagıran sarışına, ——————————————– Birbirlerine ana avrat küfür eden iki kişinin arasına girip ikisine de birer tokat atan ve "Analar kutsaldır, analara küfür etmeyin, o.çocuklari!!" diyen Karadenizli ağır abiye, ———————————————- Annesine kızıp, buharlı ütünün içine işemeyi akıl eden! Annesini buram buram çiş kokularıyla iş yerine yollayan! Annesi; ancak arkadaşları ”acayip kokuyorsun” dediğinde işi çözen anneye ve çocuğuna, ———————————————- Banyonun lambası yanmayınca elektrikler kesik zannedip yarım saat gelmesini bekleyen. Beklerken de canı sıkılmasın diye televizyon seyreden kişiye, ————————————————– Ailecek televizyon izlerken üst komşu küçük oğlunu göndermiş. Çocuk, anneme ”X teyze, annem dedi ki, bari haberleri açsınlar da, biz de dinleyelim”. Biz de kırmadık, açtık. Ailecek çok iyi niyetli olduğumuzdan, televizyonları bozuk sandık. Yüksek sesten dolayı bize laf soktuklarını anlamamız çocuğun ikinci gelişinden sonra oldu. Bu olayı yaşayan aileye, ————————————————– Lisedeki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenimiz AIDS’in açılımını yapıyor: (A)llaha (İ)syan eden (D)eyyusların (S)onu… diyen hocaya,birer alkış istiyorum:)) ————————————————–
Ayrıca aşağıdakiler de birer tebrik hakediyor: Acı Kaybımız:
3 ay önce ailemize katılan, "Necmi" ismini verdigimiz kaplumbağamız dün vefat etmiş. Aile arasında sade bir törenle evin arka bahçesine gömdük. Hayvancağız durduk yerde can verdiği için gidip, Necmi’yi aldığımız dükkanın sahibine sebebinin ne olabileceğini sorduğumuzda ”Abi onlar kış uykusuna yatar” cevabını almış bulunmaktayız. Hepimizin başı sağolsun. Bu vicdan azabıyla ben de çok yaşamam herhalde. ————————————————– Annemin Maceraları: Shrek’in fragmanlarını gösteren bir televizyon kanalında, el ele tutuşmuş Shrek ve Fiona’yi gören annem, ‘Bunlar Süleyman ve Nazmiye Demirel çifti mi?’ diye sordu! Seçememiş gözleri o mesafeden. ————————————————– Alfabe: Ben de bu yıl okula başlayan torunum için kuvvetli bir moral alkışı istiyorum. Daha ikinci gün: ‘örrrtmenim, taa evden buraya tel çizmeye mi geldik, hep yumarlak mı yapcaz, harf felan öretmicen mi?’ deme cesaretini gösterdiği için, ————————————————– Annem: "Bu taraf bitti" diye CD’yi arkasına çeviren ve sonra da "CD çalar çalışmıyor!" diye feryat eden anneme alkış az geliyor! ————————————————– Modem: Yemek masamın üstünde duran modeme uzun uzun bakan anneanem "Bu ne?" diye sordu. Ben de kolay anlasın diye "Hani benim bilgisayarım var ya, onunla internete giriyorum. İşte internete girmek için o kutu zorunlu" diye uzun uzun açıkladım. Anneannem dinledi beni ve "Yani modem bu" dedi ve konu kapandi… ————————————————– Yaz Okulu: Bir alkış da annesine yaz okulunu kazandığı müjdesini veren üniversite ögrencisine gelsin. Bu yaratıcılıga şapka çıkarılır. ————————————————– Beyin Göçü: Beşiktaş-Taksim midibüsünde yanındakı arkadaşına dert yanmaktadır. ”Şekerim dördüncü kez girdim ÖSS’ye, ama yine kazanamadım, gidicem sonunda Amerika’ya o olucak. Böyle böyle beyin göçü oluyor işteeaa!” Sen git, masrafları ben karşılıyorum. ————————————————– Alman Yazar: Bir alkış da lisede edebiyat dersinde okuduğu şiir bitince sınıfa dönüp "Bu şiiri ünlü Alman yazar Goethe yazmıştır" diyen hocaya, "Niye, kağıt bulamamış mı?" cevabını veren arkadaşa gonderelim. ————————————————– Düz Mantık: Eğer bir sokakta yürüyorsanız ve camında ”Bu ev kiralıktır” yazılı bir evin yanından geçip birkaç adım sonra önüne geldiğiniz bir başka evin camında ”Bu da” yazısını görürseniz, bilin ki Trabzon’dasınız. ————————————————– İngilizce Yazılısı: Bir alkış da İngilizce sınavında "Nice …….." şeklindeki boşluğu "Nice mutlu yıllara!" biçiminde dolduran, dahi mi yoksa aptal mı olduğunu henüz anlayamadığımız öğrencime istiyorum. ————————————————– Hugo’lar Beşledi: Bir alkış da lisede edebiyat kitabından bir metni tüm sınıfa sesli olarak okurken V. Hugo’ya "Beşinci Hugo" diyen arkadaşımıza gelsin. ————————————————– Ne Zaman? Kardeşim karne almıştı; fakat birçok zayıf notu vardı. Annem, babamla beni kenara çekip uyarıları sıralıyordu: "Sakın çocuğun moralini bozmayın, sakın kötü bir şey söylemeyin" uyarılar özellikle babama yönelikti: "Hele de sen, sakın çocuğun gururunu kırma". Babam daha fazla dayanamadı ve sordu: "Karne için ne zaman özür dileyeceğiz?" ————————————————– Havale: Bankada gişenin önünde işlemimin yapılmasını bekliyorum. Yanımdaki gişede işlem yaptıran yaşlı teyzeye, işlemini yapan kadın soruyor: "Parayı kim alacak teyze? Alıcısına ne yazalım?" Teyzem cevap veriyor: "Bu paranın hayrını görme inşallah yazalim" evladım. ————————————————– Lamba: Dün gece evime giderken yolun tenhalığından olsa gerek kırmızı ışıkta geçtim. Ardından yurdum polisine alkışı hak ettiricek anons: "Bacım o geçtiğin gece lambası değildi; çek sağa". ————————————————– Hacim nedir? Öğretmen bir arkadaşımdan naklen: 5. Sınıfların Fen Bilgisi sınavının 2. sorusu: "Hacim nedir? Bir örnek vererek açıklayınız". Öğrencimizden gelen cevap: "Hacdan gelenlere hacim denir. Örnek: Nasılsın hacim?". (maillerimden)
DİŞİMİ ÇEKTİRİYORDUM. Hekim, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu. Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayal âlemimde seyrediyordum.
Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.
Şöyle düşündüm:
Bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle bağlantılı idi. Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti. Artık o, diş değil bir kemikti. Ölen insan da öyle değil miydi? Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yerküresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi. Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince, artık onun için ne havanın, ne suyun, ne baharın, ne de güzün bir mânâsı kalmıştı. Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş, güneş doğmuş veya batmış, hava ısınmış veya soğumuş, bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.
İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız. Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek. Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter... Hepsi bitecek.
Ruhumuz yeni bir âleme göçmüş olacak.
Bugün hayatımızı, bir mahşer yolcusu olduğumuzu unutmayarak güzelce değerlendirebilirsek o gün, kabir bizim için “Cennet bahçelerinden bir bahçe” olacak.
Şandong’da yaşayan Pan Aiying adlı öğretmenin, içinde cep telefonu, banka kartları ve 4900 yuan (yaklaşık 1000 YTL) para bulunan çantası motosikletli bir kapkaççı tarafından çalındı. Önce polisi aramayı düşünen kadın, daha sonra hırsızı ikna etmeye çalışmanın daha doğru olacağına karar verdi ve hırsızı cep telefonundan aradı. Ancak telefona cevap alamayınca cepten mesaj göndermeye başladı. Aiying ilk mesajında, "Ben Pan Aiying. Wutou Ortaokulu’nda öğretmenim. Zor durumda olmalısınız. Eğer öyleyse sizi suçlamam" diye yazdı. Ancak mesajına cevap alamayan kadın, hırsıza ikinci bir mesaj göndererek, "Gerçekten ihtiyacınız varsa 4900 yuan sizde kalsın. Hatalar insana mahsustur. Ama lütfen diğerlerini bana geri verin. Daha gençsiniz. Hatalarınızı düzeltmek sizin açınızdan her şeyden daha önemli" dedi. 21 mesajdan sonra hâlâ yanıt alamayan ve umudunu kaybeden Aiying bir pazar günü evinden çıkmıştı ki bahçede ayağına bir şey takıldı. Kadın, ayağına takılan şeyin çantası olduğunu fark etti. Çantadan hiçbir şey alınmamış ve bir de not bırakılmıştı: "Sevgili Pan, üzgünüm, bir hata yaptım. Lütfen beni affet... Eşyalarını çaldığım halde öyle hoşgörülüydün ki... Artık bundan böyle doğru düzgün bir adam olacağım." Demek ki neymiş? “Bunlardan iki tanesini Taksim meydanında sallandıracaksın bak kalıyor mu kap kaç map kaç” taktiği her zaman çözüm değil, farklı yöntemler de işe yarıyormuş. Eğitim şart!
İsmail Tongar | Sayı: 38 | 01.05.2007 moral dünyası dergisi
Çocuk üzerinde 3 önemli yanlışımız var Büyükler olarak çocuklarımıza karşı nedense çok sabırsız ve suçlayıcıyız. Farkında değiliz belki ama onlar bizden farklı bir boyutta yaşıyor. Lütfen onlara karşı suçlayıcı ve alaycı ifadeler kullanmaktan kaçınalım.
Çocuk eğitiminde sosyal etki çok önemlidir. Güzel bir şey yaptığında onu öpmeniz, tebrik etmeniz, iltifat etmeniz onu teşvik edebileceği gibi; kötü bir şey yaptığında da biraz tavır koyarak veya soğuk davranarak belli bir yaptırım gücü oluşturabilirsiniz. Aileler, sosyal etkiyi hatalı kullandıklarında ise ciddi olumsuzluklar ortaya çıkabiliyor.
***
1-SUÇLAYICI TAVIRLAR
Çocuk büyürken doğru ve güzel olan davranışları yaptığı gibi, zaman zaman yanlış ve hatalı davranışlarda da bulunabilir. Çocuk yanlış yapar da biz ona sabırla doğrusunu anlatırsak ona çok şey kazandırabilir, yanlış zamanlarını doğruları öğrenebilmek için birer fırsat olarak kullanabiliriz. Böylelikle çocuk, hem doğrusunu öğrenir ve hem de hayata karşı daha güçlü hale gelir.
Bizde ise maalesef çocuk hata yaptığında hemen yüzüne vuruluyor ve suçlayıcı aşağılayıcı tavırlar içerisine giriliyor. Hatta bazı anne-babalar daha etkili olsun diye bunu özellikle başkalarının yanında yapıyor. Tabii o zaman yıkım da o oranda büyük oluyor. Çocuk hiçbir zaman aşağılanıp küçük düşürülmemeli, hele hele bu başkalarının yanında asla yapılmamalı. Bunun yerine sıcak bir diyalog ile “Bak oğlum/kızım yaptığın bu davranış beni çok üzdü” şeklinde “ben” dili ile yapacağımız, onu anlamaya yönelik konuşma ile başlanmalı ve onun neden böyle bir şey yaptığı anlaşılmalıdır. Belki haklı bir gerekçesi vardır? Belki yaptığının yanlış bir şey olduğunu bilmiyordur bile.
2) HAKARETLER
Çocukların, üzerlerine yazı yazılmamış beyaz kâğıtlara benzetildiğini hepimiz biliriz. Kâğıt boştur ve üzerine ne yazsan kalır. Atalarımız “Bir akıllı adama kırk kişi deli derse adam deli olur.” demişler. Sokakta yürürken aklı başında görünümlü ve kimi doktor, kimi mühendis, kimi öğretmen olduğunu bildiğiniz kırk kişi art arda “Deli misin kardeşim ne bu hal?” dese önce kendinizi kamera şakasında zanneder; ancak ortaya kamera falan da çıkmayınca şöyle durup bir düşünürsünüz. Deli olduğunuza kanaat getirmeseniz bile en azından “Acaba deli gibi mi davranıyorum, bu adamlar bana neden böyle dediler?” diye deli olup olmadığınız konusunda şüpheye düşebilirsiniz.
İşte siz dahi böyle bir şüpheye düşerken, bembeyaz kâğıt misali o masum yavruya hakaretler edilmesi onun kişiliğinde ne gibi izler bırakır acaba diye hiç düşündük mü? Sürekli aptal, beceriksiz, geri zekâlı ve belki de bundan daha ağır hakaretler duyan ve bunlarla yetişen çocuk ileride nasıl kendine güvenen, atik, girişimci ve hepsinden önemlisi ruhen sağlıklı bir insan olacak?
***
3) ALAY ETME
Birçok anne-baba çocuklarında gördükleri hatalı davranışı onunla alay ederek giderebileceklerini sanarak, yanılırlar. Tırnaklarını yiyen veya altını ıslatan çocukla alay edilerek manevi baskı oluşturulur ve bu sayede çocuğun bundan vazgeçeceği sanılır. Halbuki bu tür davranış bozukluklarında sorun, bizlerin alayları ile daha da pekişerek derinleşir. Bu tür davranış kusurlarıyla dalga geçmek yerine sorunu çözebilmek için doğru adımları atmak gerekir. Örneğin tırnak yiyen çocukların % 90’ı bunu ilgi çekmek için yaparlar ve anne-baba bu durumla ilgilendikçe pekişerek devam eder. Birçok tırnak yiyen çocuğun tedavisinde ebeveynlere ‘görmezden gelin’ tavsiyesinde bulunularak sorun giderilebilir. Bazı çocuklar da belli stres faktörleri nedeniyle tırnak yerler ki o zaman da stresi ortaya çıkaran faktörlerin üzerine gidilmesi gerekir. Yani çözüm kesinlikle alay etmeyle sağlanamaz.
Dünya feministler kongresinde, Amerikan Delegesi Hanımefendi kürsüye gelmiş 'Geçen yılın kararlarını aynen uyguladım. Eve gider gitmez kocama : -'Bundan sonra temiz çamaşır istersen kendi çamaşırını kendin yıka. İşte makine orda..' dedim.İlk gün birşey görmedim.İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün bir baktım, makinenin başında sadece kendi çamaşırlarını değil, benimkileri de yıkıyor.' Alman Delegesi söz almış. Ben de kararımız gereğince kocama: - 'Bundan böyle temiz tabakta yemek istiyorsan kendi bulaşığını kendin yıka' dedim.. Birinci gün birşey görmedim. İkinci gün birşey görmedim. Üçüncü gün baktım, makinenin başında sadece kendininkileri değil, benim bulaşıklarımı da yıkıyor.'
Üçüncü konuşmacı bizden, feminist kardeşimiz; 'Türkiye'ye döner dönmez kararımız gereğince kocamla konuştum. Ona dedim ki: -'Bundan böyle yemek yemek istiyorsan, kendin pişirmen gerekecek. İşte mutfak orada..'Birinci gün birşey görmedim. İkinci gün bir şey görmedim. Üçüncü gün sol gözüm biraz açılır gibi oldu, hafiften görmeye başladım... :)) (maillerimden)
Bir varmış, bir yokmuş; âhirzaman içinde, modern çağların birinde, hükümdarının ve vezirlerinin adaletsizliğiyle meşhur bir krallık varmış. Sadece kral ve vezirler değil, memurlar, muhafızlar vs. de gerçekten pek zalimmiş.
Kral keyfine göre davranır; kendinden yana olanları kese kese altınlarla ödüllendirir, fermanlarını beğenmeyenleri zindanlara attırırmış. Vezirler kraldan aşağı kalmaz; zaten büyük çoğunluğu fakir olan halka acımadan yeni vergiler, yeni harçlar ve öşürler yüklerler; bu paraların büyük kısmını da ceplerine atarlarmış. Zenginler vezirleri rüşvetlerle kendilerine bağladığından, olan fakir halka olurmuş. Vergisini ödeyemeyenler ise ya kırbaçlanır, ya da zindana atılırmış.
Askerler, bekçiler, muhafızlardan da çok korkarmış ahali. Onları gördüklerinde saklanacak delik ararlarmış, çünkü ağızlarından yanlış bir lâf çıkar da dayak yerler veya hapse atılırlar diye çekinirlermiş.
Masalımız, bu krallığın ücra köylerinden birinde yaşayan genç bir köylünün başından geçen garip olaylarla ilgili. Bu köylü, küçücük tarlasını eker, birkaç baş hayvanından et ve süt gibi ihtiyaçlarını karşılarmış. Eline bakan iki küçük çocuğu hatırladıkça daha çok çalışırmış. Ama ne kadar çalışsa da kıt-kanaat geçinmek zorunda kalırmış. Köylümüzün bu fakirliğinde kralın ve vergi memurlarının da katkısı büyükmüş!
Kralın elleri bu ücra köye kadar ulaşırmış, ama daha çok "almak" için açılırmış bu el. Her sene köye gelen vergi memurları, bütün yalvarmalara, gözyaşlarına bakmaz, diğer köylüler gibi onun da üç ineği varsa birisini alır götürür; biçtiği buğdayın veya arpanın yarısına el koyar; üstüne bir de hakaretler, tehditler savururlarmış. İşin garibi, bu memurlar köye geldiklerinde köyün en zengininin evine misafir olur, şereflerine ziyafetler verilirmiş. Daha da ilginci, kimse memurların köyün zengininden vergi aldığını görmezmiş.
Bu haldeyken, zavallı köylümüz ne yapsın? Çok güvendiği arkadaşlarıyla gizli gizli dertleşip kralın ve memurlarının zulmünden yakınırmış. "Bu kadar büyük haksızlık olur mu? Vergi almaya gelince bizim yakamıza sarılırlar. Savaş çıksa bizi askere çağırırlar. Ama adam yerine konmayız. Adalet mi bu?"
"Değil elbette" diye cevap verirmiş arkadaşları. "Bak, ağaya dokunuyorlar mı? Ne öküzünü alıyorlar elinden, ne de oğlunu askere çağırıyorlar. Niye? Rüşvet veriyor, ondan!"
"Ağayla aramızda ne zaman bir ihtilaf çıksa" diye araya girermiş başka bir köylü, "karar değişmiyor: biz haksızız, o haklı. Niye? Hakimi de rüşvete bağlamış adam. Şimdi kimi kime şikayet edeceksin?"
Sonra saatlerce kralın zevkü sefasına düşkünlüğünden ve keyfiliğinden, vezirlerin sarayda çevirdikleri entrikalardan, muhafızların rüşvete nasıl alıştığından, kendilerinin ne kadar zulme uğradığından konuşur, ve "N’olacak bu memleketin hali?" diye ahlanırlarmış. "Nedir bu zalimlerden çektiğimiz?"
Bir mayıs sabahı, köylümüz öküzlerini önüne katmış tarlasına doğru yola çıkmış. Öküzler yavaş yürüyünce, kızmış ve onları değnekle dövmüş. "Akılsız hayvanlar! Kaplumbağa gibi yürüyorsunuz. Alın size!"
Tarlasına ulaşmak için başka köylülerin tarlalarından geçmek zorundaymış. O tarlalardan yürürken, öküzler komşu tarlanın ürününden yemeye başladığında oralı olmamış adam. "Kaç defa onların öküzlerini benim tarladan yedirdiklerini gördüm. Biraz da benimkiler yese ne çıkar?" demiş kendi kendisine.
Tarlada çalışırken, yanına alacaklısı bir köylü gelmiş. "Aylardır beni oyalıyorsun. Borcunu ne zaman ödeyeceksin?" diye sormuş. Bizimki "Tamam yahu, ödeyeceğiz. Kaçtık mı? Şu buğdayları bir hasat edeyim, gerisi kolay" diye savuşturmaya çalışmış adamı. İçinden ise "Sen o parayı benden zor alırsın, aptal herif" diyormuş. "Bu zamanda kim borcunu gününde ödüyor ki?" Adam kolay vazgeçmemiş borcundan. Dakikalarca konuşmak ve tartışmak zorunda kalmış onunla. Borcunu alamayacağını anlayınca da bağıra çağıra uzaklaşmış.
Alacaklısının ardından başka bir köylü gelmiş yanına. Kızgın kızgın "Haksızlık yapıyorsun. Suyu hep ya kendinin ya da arkadaşlarının tarlasına veriyorsun" demiş. "Bizim tarlamız susuzluktan kavruluyor. Reva mı bu?" Bizim köylü, dere suyunun köyün o kısmındaki tarlalara paylaştırılmasından sorumluymuş, ama diğer köylünün de dediği gibi, arkadaşlarını kayırır ve şikayetler karşısında "Herhalde kendi arkadaşlarımı kollayacağım önce, onlar olsa başka türlü mü yapardı?" diye düşünürmüş. Diğer köylünün bu yakınmasına, elini onun omzuna koyup "Hiç merak etme, yarın sıra senin. Herhalde bir karışıklık oldu" diyerek yalan söylemiş. O gittikten sonra "Bugün bir rahat yüzü görmeyecek miyim, Allah aşkına!" diye söylenmiş.
Ama asıl kıyamet akşama doğru evine döndüğünde kopmuş. Kapıda onu vergi memurları bekliyormuş. Yanlarında da silahlı askerler. "Bu senenin vergisini almaya geldik" demişler. O "Yapmayın etmeyin, vergiyi her zaman hasat sonunda alırdınız. Senenin bu zamanında size ne verebilirim ki?" diyecek olmuş; memurlar "Ne yani? Kralımıza ve onun emirlerine karşı mı geliyorsun?" diye terslemişler. Ve ahıra girip yeni yavrulamış ineklerden birisini alıp götürmüşler.
Köylü, üzüntüsünden yere çömelmiş, memurların ve götürdükleri ineğin ardından bakarken ağlamaya başlamış. "Bu kadar zalimlik olur mu? Bu haksızlığın hesabı sorulmayacak mı?" deyip ellerini göğe açmış ve yürekten gelen bir yakarmayla "Allahım. İbret-i âlem olması için haksızlık yapan zalimlerin yüzünü karart. Kalblerinin karanlığı yüzlerine yansısın," diye dua etmiş. "Yüzleri simsiyah olsun da, bir daha insan içine çıkamasınlar!"
Yaşadığı olayların acısını akşam karısından ve çocuklarından çıkartmış. Bir bahaneyle karısına bağırıp kalbini kırmış, çocuklarını dövmüş. Ama hırsını yine de alamamış. Yatağına yattığında içi hâlâ öfkeyle doluymuş.
Ertesi sabah, gün ışımadan tarlasına gidip çalışmış. Akşama doğru köy meydanına doğru gelirken, her zaman insanların doldurduğu köy meydanının neredeyse bomboş olduğunu görmüş. Meydanda sadece çocuklar ve birkaç yaşlı ve hasta adam varmış. "Hayırdır inşallah" demiş kendi kendine. "Birinin başına birşey mi geldi acaba?"
Meydana vardığında, çocuklardan birisi parmağıyla onu gösterip "Bakın, bakın! Bir tane daha!" diye bağırmaya başlamış. Köylü sinirlenmiş, "Ne saçmalıyorsunuz bakayım, bacaksızlar!" demiş. Çocuklar ona bakıp kıs kıs güldüklerinde daha da öfkelenmiş. "Şimdi görürsünüz gününüzü" deyip üstlerine yürüdüğünde, çocuklar hep bir ağızdan "Kaçın, kara suratlı adam geliyor!" diyerek oradan uzaklaşmışlar.
Yolun kenarında oturup olanları seyreden yaşlı bir adam köylüye durumu izah etmiş: "Evlâdım, farkında değilsin galiba. Ama yüzün simsiyah olmuş. Sadece sen değilsin bu duruma düşen. Muhtar, ağa, vergi memurları, köylülerin hemen hepsinin yüzü nedendir bilinmez kapkara oldu. Birkaç kadın, bazı yaşlılar ve bir de çocuklar... Bir tek onlara birşey olmadı."
O gün, aynı hadise ülkenin bütün köylerinde ve şehirlerinde yaşanmış. Bu arada, kralın sarayında da!